Bir yıl önceydi…
ABD’de, gurbetteydim. Haber ulaştığında içime düşen ilk duygu tarifsiz bir panikti. “Şimdi ben bu acıyı Giresun Işık Gazetesi’nde nasıl haberleştireceğim?” diye düşündüm. İnsan, sevdiği ve değer verdiği birini kaybedince kalemi eline almakta zorlanıyor. Gazeteci olmanın soğukkanlılığı ile insan olmanın kırılganlığı çarpışıyor. O an, hangisinin galip geleceğini bilemiyorsunuz.
Zira İsmet, benim için yalnızca bir meslektaş değildi; hayatın içinden geçen, iz bırakan bir dost ve ağabeyimdi.
1985 yılında, sahiplerinden biri olduğu ve aynı zamanda genel yayın yönetmenliğini yürüttüğü Kanal 28’de bana haber müdürlüğünü teklif etmişti. Tam bir yıl bu görevi yürüttüm. Keşaplı damarım atana kadar…
Görevimiz sevgiyle başladı, yine sevgiyle bitti. Ama biten yalnızca bir iş ilişkisiydi. Asıl kazancımız, yıllar boyunca büyüyen sağlam bir dostluktu.
İsmet’le çok büyük anılarımız vardı.
Sevgili Ali Yakarışık ile İsmet; askerlikten devre, mahalleden arkadaştılar. Aramızda beş yaş fark olmasına rağmen, beni hiçbir zaman “küçük” görmediler. Aksine, ikisi de beni kendilerinden ayırmadı. O sıcaklık, o sahicilik; insanın omzuna yük değil, yoldaşlık koyardı.
İsmet’in ticari zekâsı da güçlüydü. Bunu söylemeden geçemem. Büyük oğlum Ali Emre’yi, ticari bakışını geliştirsin diye bir dönem onun yanında çalıştırdım. Güvenerek… Gönül rahatlığıyla… Çünkü İsmet, bildiğini saklamaz, öğrendiğini paylaşırdı.
Şen şakrak bir insandı. İnsancıl, yardımsever…
Kendisi ağlarken bile karşısındakini güldürmeye, neşelendirmeye çalışırdı. Acıyı içine alır, tebessümü dışarı verirdi. Bazı insanlar böyledir; kendi yükünü sessizce taşır, başkasının yüküne omuz olur.
Bir anı var ki, unutmak mümkün değil.
Amatörce kemençe çalmaya heveslendiğim bir dönemdi. Bir gün çay içmek için işyerine uğradım. Duvarda asılı duran kemençeyi eline aldım, akort ettim. Ben de yeni yeni öğrenmeye çalıştığım Âşık Ferrahi’nin “Ah neyleyim gönül” türküsünü çalmaya başladım. Türkü ilerledikçe, İsmet’in gözlerinden yaşlar süzülüyordu. O anı, o bakışı unutmam mümkün değil.
Türkü bittikten sonra “Ne oldu İsmet?” diye sordum.
Gece gördüğü bir rüyayı anlattı. Rahmetli eşi Habibe Küçükbayrak, rüyasında ona “İsmet, bana bu türküyü çalsana” demişti.
Vakıa, İsmet amatör bir saz üstadıydı. Ama o gün, sazdan çok yüreği konuşmuştu. Tevafuk olsa gerek; durup dururken çaldığım o türkü, onun en derin yerine dokunmuştu.
Yeşil Kart çıkıp Amerika’ya gideceğimi söylediğimde hem sevinmişti hem üzülmüştü. Sevinci, benim için; hüznü, aramızdaki mesafenin artacak olmasıydı. O çelişkili duygu hâli, İsmet’in insani tarafını en iyi anlatan anlardan biridir.
Kanal 28’den sonra TRT muhabirliği, İsmet’i mesleğinin zirvesine taşıdı. Sahada, haberde, insan ilişkilerinde… Hep aynı duruşu korudu. Gürültüden uzak, işini konuşan bir gazeteciydi.
Bugün dönüp baktığımda şunu daha net görüyorum:
Bazı insanlar sadece haber yapmaz; hatıra biriktirir.
Bazıları mesleğe değil, hayata imza atar.
İsmet Küçükbayrak, işte onlardan biriydi.
Bu şehir, bu meslek ve onu tanıyan herkes, onu hep sevgiyle, saygıyla ve özlemle hatırlayacak.
Ruhu şad olsun.